Hayranlık

…Evin kapısını açıp her gün olmazsa olmazı gazetesini ve sıcak ekmeğini içeriye aldı. Çayın rengini kontrol etti, hafif koyulaşmalıydı mutlaka ve bergamot kokusu yayılmalıydı inceden. Bir fincan doldurup balkondaki masasına kuruldu sonunda. Fincan her zaman şeffaf cam olurdu ya da özel birilerinin hediye ettikleri.

Günün renklerinde bir tuhaflık vardı. Ne sarı ne grimsiydi gökyüzü. Capcanlı rengarenk gülümsüyordu içtenlikle… Eskilerden kalma bir gün gibi. Bu senenin renkleri olmadığı kesindi. Hiçbir zaman karanlık olmayacakmış gibi inatla aydınlıktı.

Uyandığı yatak, açtığı pencere, soluduğu hava, içtiği çay, baktığı ayna… Her şeyde eskinin bir albenisi vardı. Kağıtlar biraz sararmış, güneşin lekesi olsa gerek. Ve o hiç mevsim yaşamamışçasına baharı ayırt etmeye çalıştı. Nota kağıtlarının, perdelerin, yatak örtülerinin yanında sararmayan tek şey piyanosunun tuşlarıydı. Sevdiği şeylerden vazgeçti sessizce. Tek aklında kalan kabullenemediği bu karmaşıklıktı. Çözebildiği gün piyanonun başına tekrar oturabildi. Kimsenin bilmediği yetenek yine öyle kalmak istedi ve adını saklayan mevsimleri yazdı tek tek. En sevdiği romanın kahramanlarıyla bir yaptı yeni bestesini. Elimde kalemle kalakaldım. Nasıl yapabildi?

           ”Hayran olmak öyle azımsanacak bir mevzu değil küçük hanım. Adını hiç bilmeyen birine, senin adını söylüyormuşçasına yaz. Gözlerinin içine hiç bakamadığın birine, gözlerinle anlatıyormuşçasına yaz. Soluksuz kalsın kelimelerin. O senin ona yazdığını bilmeyecek ya hani, sen her satırını o ezberleyecekmiş gibi silmeden, karalamadan, korkmadan yaz. Cesur yaz küçük hanım. Sana yazdırdığı için minnettar olarak yaz. Satır sonu geldiğinde üzülerek yaz. Durmadan, heyecanla yaz. İşte o zaman anlayabilirsin bu besteleri nasıl yapabildiğimi. Her an başucundaymış gibi yaz. Hayranlık öyle ayaklar altına alınacak bir mevzu değil küçük hanım. Gizlidir hayranlık. Seninle senin arandadır. Bilmez başkası. Ama sen biliyormuşçasına yaz. Gerekirse olmayan birine nefes vererek yaz…”

           ”Ve ben ondan sonra yazılarımın kahramanıyla tanıştım. Hayranlık böyle tatlıdır azizim. Aralıksız yazdırır, kalemler ayrılmak istemez cümlelerin gölgesinden. Kelimelerin bu denli mutlu olduğunu ilk defa gördüm.”

             Ellerim piyanonun tuşlarında kalakaldım. Yapabileceğinden emindim. Son kez dedim ki ona. Tutku küçük hanım, tutku;

Kendi yazdıklarını kıskanıyormuşçasına yaz !…

Sevgi Başar - (O.K’e ithafen)

image

Yalnızlığın yalnızlık olmadığı yerlerde duruyorum. Ayaklarım sahnede, ellerim koca devin tuşlarında, ben, yalnız başıma kalabalığın içinde çoğalıyorum. Görebildiğim notalar değil, önümde boş kağıtlar seyrediyor özgürlük bahşediyorlar parmaklarıma. Görebildiğim insanlar değil, karşımda olmayanlar. Beyaz ve siyah değil tuşlar, sadece saklandılar. Düşündüğüm alkışlar değil sadece tabağımda kalanlar… şimdiyse bir kaç kitap ve kahve tozu..

Naftalin kokusu duyuyorum genzimde, yandığını hissediyorum git gide. Nefes alış verişlerim kahramanlaşıyor yine de… Olmayan notalardan hiç duymadığın ezgiler türetiyorum sessizce. Tıpkı seni hiç tanımayan birine sürpriz yapmak gibi… Yakalanmadan tüketiyorum parmaklarımda, son notada tek oluyorum. Yalnızlığın yalnızlık olduğu bir yere varıyorum. Kalkıp selam veriyorum. 

Sevgi Başar (O.K’e ithafen)

“Öyle bir suçluluk duygusu var ki bende, yemeğin yemediğim yarısının bile kalbinin kırıldığını düşünüyorum.. Böyle yaşamak kolay olmuyor elbette.. İnsan, yaşamayı becerebilenlerin karşısında donup kalıyor.. Yani merak ediyorum, insanlar nasıl oluyor da yaşamaya ara vermek istemiyorlar.. Bana gelince, ara vermek bir yana, yaşamak istediğimden bile o kadar emin değilim.. O tür bir saplantım -ya da kararlılığım diyelim- hiç olmadı.. Kendimi dünya için o kadar zorunlu veya yararlı da görmüyorum üstelik.. Soğuk makarna gibiyim, ne dünyaya zarar vermek istiyorum ne de büyük bir yarar sağlamak gibi önlenemez bir isteğim var.. Var olmak, o kadar da heyecan verici gelmiyor bana.. Buna karşılık, yok olmanın da anlamlı bir yanını göremiyorum.. Sizin anlayacağınız, eğer ölümü anlamlandıran yaşadığınız sürece yaptıklarınızsa, pek şansım yok..”

Ece Temelkuran

Kahramanlar yalnızca gider. Sessizce ve dinlemeden. Gözlerini göremezsin giderlerken. Sözleri kalır bir tek. Siluetleri oturur bir köşesinde gecekonduların. Ve sen dünyanın bir gecekondu olduğunu anlayamadan asla yazamazsın. Kapısı olmayan, sessiz ve çatısı akan bir gecekondu misali içinde sen olduğun sürece var olabilen bir örtü.

Sen onu anlayamadığında sadece mehtap dinler seni. Gecenin karşılayamadığı senin de önemsemediğin mehtap..  bir gecekondunun delik çatısından görebileceğin yegane açıklık. Sen onu anlayamadığında sadece kalemi kağıdı bırak. 

Kelimelerin canı yanmasın.

Sevgi Başar